18 Haziran 2016 Cumartesi

Mesafeleri aşma zamanı!

     Hepimiz dinimiz, dilimiz, rengimiz veya cinsiyetimizle çok farklı olduğumuzu hissetmek istiyoruz, ve sahip olduklarımızın en iyisi olduğunu duymaktan gurur duyuyoruz. İnsanın kendi bedenini, yaşadığı toplumu, cinsiyetini sevmesi güzeldir fakat bu sevginin bir sınırı olmalı. Bu sınırı geçtiğimizde ve bir olduğumuzu unuttuğumuzda bu özellikler birer farklılıktan çok büyük mesafelere dönüşüyor insanlar ve toplumlar arasında.
     Sizce Allah insanı, verdikleriyle kibirlenip diğerlerini aşağılaması için mi yarattı? Yoksa bu farklılıklar da bizler için bir imtihan mı? Allah herkesi beyaz yaratabilme gücünü sahipken neden renk renk yarattı bizleri? Bizi yaratanın Allah olduğuna iman etmişken neden diğer insanları ve canlıları da Allah'ın yarattığını unutur insan? Neden onları ayrı bir yere kendini de çok yükseklere koyar ve oradan ahkam keser?
     Uzay araştırmaları gün geçtikçe hız kazanıyor, uzak mesafeler yakınlaşıyor ve insanoğlu diğer gezegenlerde, uzayda canlılar olup olmadığını sürekli tartışmakta. Acaba kendi etrafımızdaki canlıları görmezden gelip dünyayı yaşanmaz bir hale getirip sonrada uzayda yaşayabilecek bir yer aramak, oradaki canlıları merak etmek ne kadar doğru? Kendi evindeki problemleri çözmek yerine komşusunun eviniz gözetleyen bir teyze miyiz? Evet uzayı, içindeki diğer canlıları merak edelim ama şuan yaşadığımız dünyada daha kısa mesafeler aşarak ulaşacağımız insanları, yaşayabileceğimiz ve yaşatabileceğimiz mutlulukları unutmayalım.
      Birçok insan kendisini kurtarmak istiyor, maddi sıkıntılardan, ailesinin baskılarından, yalnızlıktan fakat kurtuluş tek başına olmaz ki, nasıl ki zor anlarınızda birinin elinizden tutmasını bekliyorsanız, başka insanlar da ellerinden tutacak birini bekliyor olabilirler, nerede ve kim olduklarını siz yardım etmeye niyet ettiğinizde bulacaksınız eminim. Her insan biraz eksik hisseder, kimi maddi yokluk çeker fakat kalabalık bir ailesi vardır, kimisinin hali vakti yerindedir fakat ailesi yoktur, uzaktadır. Kimisinin hayali çoktur imkan bulamaz, kiminin imkanları vardır yaratıcı fikirleri yoktur. İşte insanoğlu için bu farklılıklar, eksiklikler, fazlalıklar da birer imtihandır. Kendimizde olanla sürekli övünmek, başkalarının eksiklerini kapatacağımız yerde onları küçümsemek, kendi eksiklerimizin farkına varamamak bizi kötü bir sona doğru götürür. Faydalı olmak, iyi insan olmak bu farklılıkları görmek ve aradaki mesafeleri aşmak için eşitlenmek için çabalamaktan geçer. Sizden farklı yaradılmış olanlara, sizinle aynı imkanlara sahip olmayanlara hoşgörüyle bakmaktan geçer. İnsanlar arasındaki mesafeler ancak böyle kapanır, şiddet ve savaşlar ancak böylelikle bizden uzaklaşır.
      İnsanların eksiklerini kendimizdeki fazlalıklarla tamamlamalıyız, eşit ve mutlu bir toplum böyle oluşturulabilir, zenginin fakire el uzattığı, bilenin bilgisiyle övünmek yerine bilgisini bilmeyenle paylaştığı, kalabalıklar içinde olanın yalnız kimsesiz kalmışa masada bir yer açmasıyla mesafeler kapanır, nefret uzaklaşır insan kalbinden. İnsan kendinde olmayanı, eksik parçasını bulduğu için şükreder. Bu bir kısır döngüdür, başkalarının eksiklerini tamamladıkça sizin ruhunuz da tamamlanır. Üşüyen ayaklara bir ayakkabı, çok beğendiğiniz ama alsanız da giymeyeceğiniz, dolapta eskiyecek bir ayakkabıdan hem daha ucuzdur, hem daha büyük bir mutluluk sebebidir. Başkalarının dualarında yaşamak, kendi küçük dünyamızdan sıyrılabilmek, kendi yaralarımız olsa bile başkalarına merhem olabileceğimiz durumların mevcut olduğu bilmek bizi güçlü ve iyi bir insan yapar. 
    Diğer insanlara ulaşmak aslında pek de zor değil internetin yaygınlaşmasıyla beraber, sizlere facebookta bir yardımlaşma hesabına bakmanızı öneriyorum, sayfaya burdan ulaşabilirsiniz. Sosyal medyada doğal olmayan ve herkesin mutlu olduğu fotoğraflardan bunalan ben; sosyal medya nasıl sosyal sorumluluk projesine dönüşür, nasıl bir iş sahibi yapabilir insanı, bunun örneklerini yaşadım. İyi işler yapmak için dere tepe düz gitmek zorunda olmadığımız bir çağdayız. İyilik ve güzellikler için umudumuzu kaybetmeyelim, kötülüğe ve bencilliğe teslim olmayalım sevgili okurlar. Bu arada bu sayfanın da bir facebook hesabı var dilerseniz beğenebilirsiniz, burdan ulaşabilirsiniz. Hayırlı günler dilerim :)

10 Haziran 2016 Cuma

Yalnız değiliz!

     Sizi harekete geçmekten, hayallerinizi gerçekleştirmek için adım atmaktan, doğru bildiğinizi söylemekten vazgeçiren şey nedir? Yalnız kalmak mı? O halde bu yazıda insanların yalnız kalmamak için neler yapabileceğini, yalnız kalsa da kendi tercihlerini yapmaktan korkmayan insanların bizden ne farkı olduğunu hep beraber düşünelim.
     Son zamanlarda sık duyulan bir söz: mahalle baskısı, yani çevremizdeki insanların sizin hayatınız üzerindeki etkisi. Bu neden mahalle etkisi değil de baskısı? Çünkü bizim çevremizden ne kadar etkilendiğimizden çok, çevremizin bizim üzerimizde ne kadar söz sahibi olabileceğini anlatan bir terim. Mahalle baskısının sadece oturduğumuz mahalleye özgü bir şey olmadığını düşünüyorum. Önyargıların olduğu özgür düşünceye izin verilmeyen heryerde (ailede, işte, okulda) bu tip baskılar olacaktır. Hatta ne yazık ki eğitimli insanlar arasında da çokça gözlediğim mahalle baskısı var. Bir üniversitede örneğin Darwin'in evrim teorisi işleniyor, bu derste çıkıp birinin 'Hocam, benim inancıma uymuyor görüşleriniz'' demesi ne kadar hoş karşılanır? Sadece bir teori olmasına rağmen bütün bilim adamlarının bunu içselleştirip kabul etmesi gerekiyor (!) Neden peki? Bilimin araştırarak bilgi elde ettiğini ve dinin dogmatik bilgi olduğunu düşünüyorsanız neden henüz teori aşamasında olan bir çalışmaya yürekten inanıp sorgulamadan kabul etmemizi öneriyorsunuz? Mahalle baskısı tam manasıyla budur, kendi inanç ve değer yargılarını başkalarına da empoze etmeye çalışmak, bunu kabul etmeyenleri de dışlamak ve yalnız bırakmak. Yalnız kalma, dışlanma korkusuyla görüşlerini, inanç ve değer yargılarını açıklamaktan çekinen, dolayısıyla bunları bir tartışma ortamı bulamayıp gerçeğe ulaşmaktan uzak insanlar.
     Akademik dünyada da bu baskının oluştuğuna, özgür düşüncenin kısıtlanmasına şahit oldum. Mahallede eve niye geç geldin diyen komşu baskısına da şahit oldum. Bu durumda ikisinin farklı olmadığına kanaat getirdim; özgür düşünceden korkan, kişinin kendi değer yargılarını seçmesi gerektiğine inanmayan herkes gözümde baskıcıdır. Bu değer yargıları insana anlatılmalı, hatırlatılmalı evet, toplum içindeki kurallara saygı gösterilmeli evet. Ama kişinin kendi yolunu bulmasında bu baskıların ancak engelleyici olduğunu düşünüyorum. Açıkçası mutsuz, etrafına duvarlar örmüş, kimsenin kendini anlamadığını düşünen nesiller oluşturmaktan başka bir işe yaramaz. Peki biz kendi yolumuzu nasıl bulacağız? Aslında yalnız olmadığımızı hatırlayarak başlayalım işe. Biz bu dünyaya başkalarının değer yargılarını yanlış olduğunu düşünsek de onaylamak, onlara uygun yaşamak, haksızlıklara içinde bulunduğumuz topluma göre tepki vermek ya da vermemek için mi geldik acaba? Hayır, biz bu dünyada doğru olanın yanında durmak, haksız ve yanlış olanları düzeltmeye çalışmak için geldik, iyiyi ve güzeli çirkine ve kötüye tercih etmeye geldik.
     Bu yolda bir rehber olarak Kuran'ı anlayarak okumanızı tavsiye ederim. Bizi akıntıya sürükleyen kötülerin çok olması bizleri şaşırtmamalı, yolumuzu görmemize engel olmamalı, yalnız kalma korkusu eğer doğru yolda olduğumuzu biliyorsak Allah korkusundan öteye geçmemeli. Bize olmak zorundasın, yapmak zorundasın dedikleri şeyleri Allah emrediyor mu? Bunu sorgulayarak başlamalı, çünkü siz aslında yalnız değilsiniz ve hesabı O'na vereceksiniz. Aile ve arkadaşlarınız geçici bir süreliğine sizinle yol arkadaşlığı yapacak, yollarınız ayrıldığında yaptıklarınıza pişman olmamak için rehberinizi doğru seçin. Kuran'da saptıranlar ve onlara uyanlar hakkında ayetler gerçekten düşündürücü ve bunların hiçbiri tesadüf değil, bunlar bizim yaşayacaklarımızı ve göreceklerimizi öncesinden takdir eden Allah'ın sözleri. 

     Aile, mahalle, arkadaş kısaca diğer insanlardan gelecek eleştiriler ve dışlanma bazen bizi üzse de, Yaradan'a sığınıp doğru yola ulaşmak için çabalamalıyız, insan için çabaladıklarının karşılığı vardır unutmayalım. Yalnız kalma korkusuyla yanlış yollarda sürüklenenler olmaktansa, doğru bildiğimiz yolda tek yürümeyi göze alalım. Bir zaman sonra Allah'ın bize daha güzel dostlar ve daha iyi bir çevre verebileceğini unutmayalım. Hayırlı cumalar sevgili okurlar...
      

7 Haziran 2016 Salı

Fani olduğumuzu hatırlamalı

    Bu sabah İstanbul'da gene bir terör olayı haberiyle karşılaştık, gazeteden, sosyal medyadan veya televizyondan gördük. Savaşların, terörün, ölümün bizden çok da uzak olmadığını bu olaylarla anlamalıyız. Yanı başımızda Suriye'de korkunç bir savaş yaşanırken, ülkenin doğusundan hergün şehit haberleri gelirken; büyük şehirlerde güvenli olduğunu düşündüğümüz yerlerde hiç de güvende olmadığımızı anlıyoruz. Büyük savaşların ve dramların yaşandığı dünyada hala kısıtlı bir ömrümüz olduğunu idrak edemeyecek miyiz? Ölümü sadece başkalarına yakıştırırken bizden çok uzakta olmadığını göremeyecek miyiz? Bize verilen her günü hayra ve barışa yönelik işler yaparak geçiremiyorsak bu kadar kötü insandan farkımız nedir? Nedir bizi kötülerden ayıran, izleyip tepkisiz kaldığımız sürece?
     Ölenlere rahmet, yaralılara şifa dileyelim, fakat kendimiz için de bir şey dileyelim, huzura barışa katkısı bulunacak hayırlı işler yapmaya niyet edelim. Ömrümüz mal mülk peşinde, dünya zevkleri peşinde koşarak heba olmasın, çünkü ölüm çok ani de gelebilir. Bize verilen ömrü nasıl kullandığımız o kadar önemli ki. Gereksiz ve boş işlerden yüz çevirme zamanı gelmedi mi? Allah'a bizleri daha doğru bir yola iletmesi için yalvarma zamanı gelmedi mi? Bu kadar savaş ve terör haberinin içinde hala sonumuzun ne olacağını düşünmüyoruz. Suriyeli'ler buraya gelmesin diye bağıran insanlar gördüğümde o kadar acıdım ki ülkemizin haline, Allah o mazlumları kendine denk görmeyip böbürlenen insanların evine de ateş düşürmez mi sanıyoruz? Bu nasıl bir insanlıktan çıkış, nasıl bir körlük. Oraya bir bela indiren ve mazlumları senin yurduna sokan Allah seni hep refah içinde mi yaşatacak, böyle bir söz mü aldın? Senin kime ve ne zaman muhtaç olacağını kim bilebilir? Artık Allah'ın ipine sıkıca sarılma vakti, onun yarattıklarını küçük görme, kibirlenme vakti değil.  
     Ölüm herkes için yaşlılıkta ve yavaş yavaş gelmiyor, her anımız kıymetli, her namaz vakti kıymetli, küçücük bir sadaka küçücük bir gülümseme dahi önemli, çünkü son nefes ne zaman bilmiyoruz. Yanımızdakileri ne zaman kaybedeceğimizi bilmiyoruz, helalleşme fırsatımız olmadan gittiklerinde ne yapacağız? Gerçekten çok küçük şeyler için tartışıp kalp kırdığımızın farkında mıyız? Yarın öleceğimizi bilsek de aynı davranışta ısrar eder miydik? Mezara götüremeyeceğimiz eşyalara, kıyafetlere, takılara bu kadar kıymet verir miydik? Bizi ölümden sonra verilecek hesapta güç durumda bırakacak şeylere böyle sarılır mıydık? Kendi evladımız daha çok yesin diye başka çocukların hakkını yer miydik? Mallarımızın ve dostlarımızın fayda vermeyecekleri bir zamanın geleceğini neden unutuyoruz? Nasıl olsa öleceğiz diyerek hiç çalışmamak, üretmemekten bahsetmiyorum. Bu dünya üzerindeki pek çok şeyden faydalanıyoruz, bunu daha ölçülü yapalım diyorum, insanlığımızı kaybetmeyelim diyorum. Takı yüzünden biten evlilikler, miras kavgası yüzünden konuşmayan kardeşler görüyoruz çokça etrafımızda, mala olan sevgimizden vazgeçelim diyorum.
      Bize bu dünyada da öteki dünyada da fayda verecek şey ilimdir, çalışıp üretmektir, yoksulun yetimin karnını doyurmaktır, güzel söz söylemek, barış için mücadele vermektir. Bunu anlayanlar da anlamayanlar da ölecek  fakat; Allah'ın rahmetinden hangi derecede faydalanacaklarını bilemeyiz. Akıbetimizin iyi olması için, bu dünyada da, ahirette de Allah'ın rahmetini ümit edebilmek için Kuran'a uygun davranalım, Kuran'la öğüt verelim çevremize. Olmayacak şeyler için kalp kırmayalım, kimsenin hakkına girmeyelim, haramdan uzak duralım. Hatalarımızla yüzleşelim, tövbe etmek ve kendimizi düzeltmek için çabalayalım, Ramazan ayı bütün bunlar için çok güzel bir ay, yardımlaşma (fitre) ve kişisel arınma için bulunmaz bir nimet. Yardımlaşma demişken sizlere çok güzel bir yardım kampanyasından bahsedeceğim, belki yardım yapmak isteriz ama elimizdeki miktar küçük olunca bir işe yaramayacağını düşünür vazgeçeriz; faturalı veya faturasız telefonunuzla katılarak her ay yalnızca bir tl ile yardım yapmanız mümkün :) Bir tek lira derneği facebook sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Hayırlı günler dilerim.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Büyümek mi yaşlanmak mı?

     Bugün güzel bir gün. Ramazan'ın ilk günü, hayırlı Ramazanlar sevgili okurlar; yardımlaşmanın, hoşgörünün, komşuluk ve akrabalık ilişkilerimizin zirvede olduğu bir Ramazan ayı olsun. Bugün aynı zamanda benim doğum günüm bu sebeple yaşlanmak ve büyümek arasındaki farkı idrak edeceğimiz bir yazı yazmak istedim, zamanda yolculuk için kemerleri bağlayalım :)
     Bir anne olarak bebeğimin büyüdüğü anlara tanık olmak, benim için kendi hayatımı izlemek gibi, kendi evladımda bazen benzerlikler bazen farklılıklar görüyor, aslında onu severken kendimi sevecek taraflar buluyorum. Biliyorum ki bir zamanlar masum, tombul yanaklı bir bebektim işte sadece; hepimiz öyleydik, hatırlatmanın zamanı geldi öyle değil mi? Bir adım atabilmek ne kadar değerliydi, bir dişimiz çıktığında herkes heyecanlanmış sevinmişti; görenler başımızı okşamış, yanağımızdan bir makas almıştı. Ama tabi ki en çok annemiz bizimle gülüp bizimle ağlamıştı. Babalarımız da destek olmuşlardı elbette, mesela babam gazımı çıkarırken üstüne kustuğumu anlatır hep, sırf o sebeple bir gömleğini feda etmiş kendisi :) 
     Annemi kaybedeli 12 sene olmuş ama insanlar anılarıyla yaşar, bizleri nasıl fedakarlıklarla büyüttüğünü fakat bizim ona çok da iyi bir evlat olamadığımızı biliyorum. O yüzden oğlum beni dinlemiyor, benimle ilgilenmiyor diye dert yanacak yüzüm de yok. 16 yaşında herşeyi ben bilirim edasında bir ergenken annemi kaybedişimizle ailemizi ayakta tutanın o olduğunu anlamamız geç olmadı. Aslında hayatla ilgili hiçbir şey bilmediğimi de anlamış oldum. Ne bayramlar bayramdı artık, ne pazar banyoları vardı küçüklüğümüzden kalan, ne halimizi hatrımızı içtenlikle soran, hastalandığımızda başımızda bekleyen ne de sevdiğimiz yemekleri özenerek hazırlayan biri. Aile, anne olmadan da ayakta durabilirdi evet durmalıydı da; ama sanki sevgi ve fedakarlıkla örülen bir duvar yıkılmıştı da herkes üşüyordu, herkes soğumuştu, ocaktaki yemek hatta bardaktaki çay da. O gün büyümem gerektiğini düşünüyordum ama nasıl yapacaktım? Annem büyümüş, 3 çocuğunu koruyan kocaman bir duvar olmuştu; evimizi, soğuktan, kardan, kıştan korumuştu ama yorulmuştu da, hayat her zaman kolay değildi, insanlar can yakardı bazen en sevdiklerin en yakın gördüklerin bile; annem bunları kaldıramamıştı bilirim, tek temennim güzel bir yerde olması ve artık hiç üzülmemesi. 
     İnsan nasıl büyür ve nasıl yaşlanır? İnsan okudukça büyür, karşısındakinin yerine kendini koyabildikçe, yaradılanı Yaradan'dan ötürü sevmeyi öğrendikçe büyür. İnsan çevresine dokundukça, doğaya insanlığa faydalı olup hizmet ettikçe büyür, suçu başkasında değil çoğu zaman kendinde ararken büyür, kalıplara sığmadığında, ona sınırlar çizenlere karşı koyduğunda büyür. Büyümek ne zor değil mi? Oysa yaşlanmak kolay, sadece bekleyip hiçbir şey yapmasanız akıntıya karşı kürek çekseniz de zaman size imzasını atar, bunun için çaba sarfetmeyenler hatta tersi istikamette gitmeye çalışanlar da yaşlanmıştır. Bizlere düşen yaşlanmamak için çaba sarfetmek değil, yaşlanırken büyümeyi hedeflemektir. Kendimizi ne kadar geliştirdiğimiz, neler öğrendiğimiz, nasıl davrandığımız, hatalarımızı kabullenip doğru yolu bulmak için çabalamamız; bunlardır bizleri büyüten, zamanın eklediği çizgilerle barışık olmak için böyle bir hayat yaşamak gerekir belki de.      
     Hayata başladığımız noktada kalarak devam etmek oldukça zordur; bunu bilerek değişerek, dönüşerek, hayatın getirdiklerini kabullenip kendimize dersler çıkartarak büyük bir insan oluruz. İçimizdeki çocuğu, neşeyi kaybedelim demiyorum, onlarla ve onlara rağmen dönüşmeliyiz. Her gün bebekler dünyaya gelmekte, onlara öğretecek birşeyler biriktirmeliyiz, onlara bıraktığımız değerlerle daha güzel bir dünya inşa edeceklerine inanmalıyız, yoksa nasıl huzur içinde gidebiliriz bu diyardan?
   

4 Haziran 2016 Cumartesi

Sosyal medyayı kullanma kılavuzu

     Sosyal medya artık birçoğumuzun ayrılmaz bir parçası, çok faydalı işlerde kullanılabilecek bu büyük ağlar, bazen kişiyi negatif yönlere de çekebiliyor. Özellikle sosyal medyada asosyalleşmek mümkün. Hayatın merkezine koyduğumuzda diğer sorumluluklarımızı ihmal etmemiz de olası. Özellikle yakın zamanlarda sosyal medya hesapları açanların, çok büyük, herşeyin mümkün olduğu yeni bir dünyayla karşılaştıkları bir gerçek. Bu ilgi çekici dünyada kaybolmadan ilerlemenin ve gerçekten işe yarar birşey yapmanın mümkün olup olmadığını konuşalım :)

     Öncelikle, sosyal medyayı en çok kirleten arkadaşları deşifre edeceğim, gezdiği yerlerin yediği yemeğin fotoğraflarını durmadan paylaşan, sürekli eğlenmiş, heyecanlı hisseden profillerden uzak duralım. Bu insanlar adeta ''sizinki de hayat mı be kardeşim?'' der gibi ekrandan bize acıyarak bakmaktalar. Böyle profiller, size birşey katmadığı gibi yapamadıklarınız için hüzünlenmeye veya yapmak istediklerinizi birisinin yapmış olduğu gerçeğiyle hayallerinizin çok da ulaşılmaz çok da heyecanlı şeyler olmadığına inanmanıza sebep olur. Ben kendi adıma arkadaşlıktan çıkaramadıklarımı, takipten çıkıyorum, tabi her sosyal medya uygulamasında böyle birşey yok. Ama bazen de her gün kullandığım sosyal medyada bir gün bile halimi hatrımı sormamış insanlarla ilişkim bitecek diye üzülmenin saçmalığı geliyor aklıma, zaten öyle bir ilişki yok sadece takipçi sayısındaki +1 olduğumuzu kabullenmek gerek bazen :) 
      Hayat enerjinizi sömüren diğer profillerden biri de sürekli siyasi yorumlar paylaşan hesaplar, insanın siyasi görüşü olması ve bunu ifade edebilmesi çok güzel. Fakat sürekli diğer görüşleri aşağılayan, kibirle en doğrusunu ben bilirim havasındaki insanlar da yaşam sevincinizi, insanlara ve bir arada yaşamaya olan inancınızı söndürebilir. Görüşünü saygı çerçeveleri dahilinde belirten arkadaşlarımı tebrik ediyorum, ama her gün birilerine sosyal medyadan taş atmakla ne yazık ki elimize birşey geçmez. Bize düşen kendi işimizi düzgün yapmak, toplumun gelişmesine katkıda bulunmak, bulunamıyorsak da bulunan kişileri yapılan iyi işleri desteklemek. Kötülükleri engelleyemiyorsak her gün gözümüzün önüne sokarak depresif bir hayata adım attıran hesaplara da dikkat edelim. Siyaset sosyal medyada yapılabilir ama aydınlatıcı yazılar ve görüşler paylaşılmalıdır, hakaret içeren yazıların toplumdaki kutuplaşmayı artırdığını insanların her gönderinin altında tartıştığını ve bir sonuca varamadıklarını gördükçe yeteeer demek istiyorum. Siyasilerden daha çok siyaset yapan bir toplum olmayalım, kraldan çok kralcı da diyebilirsiniz. 
      Üçüncü olarak tarihine bakmadan paylaş yazısını görünce paylaşan bir kitle var, 1 yıl önce kaybolmuş ve bulunmuş çocuğun resmini paylaşmaya devam edebiliyor insanlar, dikkatle yorumları okuyunca veya kısa bir araştırma yapılınca ortaya çıkıyor ama nedense bu dediklerim insanlara zor geliyor. Biz de tarihi geçmiş olayların ana sayfamıza düşmesiyle her seferinde yeniden yaşıyoruz aynı şeyleri. Aynı şekilde tarihe tam olarak bakmadan 3 aylara girdik, Recep ayına girdik gibi gönderilerde geliyor, bakıyorum hicri takvimden yok öyle birşey zaten gönderi de 5 ay önce yazılmış ama yeni paylaşılmış. Yanlış bilgilerden beynim allak bullak olmadan bu hesapları da takipten çıkıyorum.        

     Geriye ne kaldı ki diyebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz, sadece bana faydalı gördüğüm, okuduğumda bana bir hayat görüşü bir felsefe, yeni bir şey öğretecek paylaşımlar çıksın karşıma istiyorum. Yazarları, kitap alıntıları yapan sayfaları, tasavvufla ilgili sayfaları ve yardım sayfalarını takip edebiliyorum ancak. İlgilendiğiniz alanlarla ilgili sayfaları veya hesapları da (yemek, hobiler, sağlık, güzellik) takip edebilirsiniz pek tabiki. Tatilde gidilen yerler, romantik çiftler, yarısı yenmiş yemekler ve siyasi karikatürler ilgimi çekmediği gibi artık midemi bulandırıyor. Sayılı zamanımız ve günlerimiz varsa, kendimizi geliştiremeyecek ve faydalı işler yapmayacaksak sosyal medya da dahil hiçbir mecrada zaman kaybetmenin alemi yok kanımca. 
     Yukarda bahsettiğim paylaşımları yapan arkadaşları da kınamıyorum, onlar da elbet saçma bir iş yaptıklarının farkına varıp bırakacaklar, sadece yeni yeni ısınıyor olmanın heyecanıyla yaptıklarını düşünüyorum. Sosyal medyayı gerçekten sosyal sorumluluklar ve toplumsal aydınlanma için kullanabiliriz, bu konuda umudum var fakat insanların da biraz düşünüp ''ya ben ne yapıyorum?'' demesi gerekiyor. Hayırlı günler, iyi haftasonları dilerim :)

3 Haziran 2016 Cuma

Orucun ruh ve beden sağlığımıza faydaları

     Ramazan yaklaşırken orucun benim hayatıma kattıklarını ve müslümanların hayatında ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu idrak etmeye çalışacağım. Ben çocukken hiç iftar sofrası görmemiş sahura hiç kalkmamış bir çocuktum, arkadaşlarıma özenirdim, iftara çağıran okul arkadaşlarım olurdu, sevinerek giderdim. Ailesinde çocukluğunda ramazanı yaşayamamış olmak eksik hissetmeme sebep olur; ondandır şimdi o kadar hevesle karşılamam, çocuğumu emzirirken tutamazsın diyenlere tutarım deyip, oruçla beraber sütümün azalmadığını keşfedip, Allah'ın kimseye kaldıramayacağı yükü vermeyeceğini anlamam. Benim kanaatim Allah rızası için, şifası için oruç tutmaya niyet eden herkes orucunu tutabilir. Uzmanlar uyarıyor bazen, olabilir bazı insanlar için daha zor geçebilir, ama bu bir ibadettir, Allah'ın bizim için indirdiği bir şifadır. Bunu zorunluluk hastalık, zorluk olarak gördüğümüz müddetçe hikmetlerini anlamamız, mucizelerini yaşamamız çok zor. İnsan bazen mantığını bırakmalı kalbiyle düşünmeli, özellikle de iman ettiğimiz bizi yaratan Allah bize zarar verecek bir ibadeti emretmiş olabilir mi? Kalbimizle iman etmişken bizi ve bizim için pek çok nimeti yarattığına şahitlik etmişken gelin, emrettiği ibadetlerde de bizler için hayırlar ve şifalar barındırdığına şahit olalım.
     Oruç biyolojik anlamda düşünürsek 1 ay boyunca vücudumuzdaki toksinleri atabileceğimiz bir detokstur. Yıl boyunca yemek ve içmek konusunda aşırıya kaçtığımız zamanlar elbette olacaktır bu ay bir rahmet ayıdır ki bizler vücutlarımızı dinlendirebiliyor, onun kendisini temizlemesine izin veriyoruz. Açken Allah'ın bize gökten indirdiği suyun ve yerden bitirdiği yiyeceklerin tadına varabiliyor, şükrümüzü artırabiliyoruz. Bu aylarda soframızı çeşitli yiyeceklerle doldururken, ihtiyacı olan ailelerle de kumanyalar ve yemekler paylaşıyoruz, normal zamanlarda belki yardım isteyemeyen insanlar da ramazan gelince bu sayede yardım alabiliyor, iyiliğin ve paylaşmanın adımlarını atıyoruz. Belki de çok sık görüşemediğimiz komşular ve akrabalarla iftar yemeklerinde buluşuyoruz, aslında bizi biz yapan insani değerleri hatırlıyoruz. Akşam iftar sofrasında veya sahurda ailecek oturmanın ortak bir noktada buluşmanın güzelliğini yaşıyoruz. Ramazan bize paylaşmanın, şükrün, muhabbetin dostluğun önemini bir kez daha hatırlatıyor. Orucu açlık olarak görmeyelim lütfen, Allah'ın içinde pek çok hikmet barındıran ibadetlerini anlamaya ve layıkıyla yaşamaya çalışalım.
     Oruç tutamayan veya tutmak istemeyen arkadaşlarımıza saygı gösterelim, bütün ibadetleri yapmak veya yapmamak insanın iradesine bırakılmıştır, zorla şiddet kullanarak kimseyi birşeyin doğruluğuna ve güzelliğine inandıramazsınız, bırakın sizdeki güzellikleri ve doğruluğu görüp size sorsunlar siz de oturun anlatın faydalarını. Mesela ben oruç tutanlara saygı duyan ama kendisi tutamayan insanları seviyorum, ben de onlardan biriydim 2 sene öncesinde; onların da birgün ramazan ayını idrak edebileceklerini umuyorum, orucun faydalarını fırsat bulursam anlatıyorum, fakat niyetli olduğum için bana saygı duymayan kişiler de olmuyor değil ama ben buna ailemden aşina olduğum için o insanlar adına üzülüyorum sadece. Allah ibadet etme şerefini ve nimetini her kuluna vermez bunu biliyorum. Oruçta, namazda, zekatta bizim için hem bu dünya hayatını hem de ahiretimizi güzelleştirecek faydalar var, bunları öğrenelim ki ibadetlerimiz bizler için meşakkatten ibaret olmasın. Bu ramazan gösterişli sofralardan, israftan kaçınalım; ihtiyaç sahiplerini unutmayalım, çevremde hiç yok derseniz sizlere önereceğim facebook sayfalarına bir göz atmanızı rica ediyorum. Hayatına bir iyilik kat sayfasına burdan, herşey çocuklar için sayfasına da burdan ulaşabilirsiniz. Hayırlı, bereketli ramazanlar sevgili okurlar :)

Şiddet sorunu

     Konuşulması en zor konulardan biri belki de aile içi şiddet olayları, duymak istemiyoruz ama gerçeklerden de kaçacak bir yerimiz yok, o halde toplum olarak bu sorunu çözmek zorundayız. ''Ben ne yapabilirim ki?'' demeyelim, hepimizin atacağı küçük adımlarla daha güzel bir dünya mümkün. Kişi kendisini değiştirdikçe çevresi de değişecektir, insanlara ışık olacaktır unutmayın, çevremizde karanlığı aydınlatacak insanlara ihtiyacımız var. Tek başımıza olsak dahi doğru bildiğimiz yolda hayıra ve barışa doğru yol almalıyız. Toplumu bu hale iten sebepleri ve neler yapılabileceğini anlatmaya çalışacağım yazımda.
     Aile içi şiddeti ailemizin içinde yalnızca bizi ilgilendiren bir konu olarak görüyor olabilirsiniz fakat durum öyle değil bu toplumsal bir sorun. Aslında şiddetin şiddeti doğurduğu gerçeğini düşünürseniz, bugün yaşadığımız duyduğumuz her kötü olayın bir çok küçük ve duyunca anlamsız bulacağımız sebepleri var. Biraz daha yakından inceleyelim: İnsan doğası gereği sorunları aklıyla çözmesi gereken bir varlıktır. Fakat aklını kullanmayan o kadar insanın arasında akıllı davranmak kolay mı sizce? Hayır hiç değil, şiddet biraz da bu isyanın somutlaşmış hali, düşündüklerimizi hissettiklerimizi; bize verilen düşünme, konuşma yeteneklerini kullanmadan karşı tarafa anlatmaya çalışmakla ilgili. İnsan neden bu yolu seçer? Cevap basit en kolay yol bu olarak görünür insana. Neden kendimizi yıpratıyoruz ki karşı tarafa kendinizi anlatmak için yanlış anlaşılıp baştan tekrar tekrar anlatmak için? Bir tokat bir küfür herşeyi halleder, karşıdaki insan da haklı olduğumuzu kabul edip susar. Haksız olduğumuz gerçeğiyle veya haklı olduğumuzu ispatlamak için saatlerce düşünüp konuşmaya gerek yok, herşey halloldu. Bu sadece ailevi meselelere değil toplumun her alanına sirayet etmiş durumda. Gücü yeten herkes alttakini ezmek için fırsat kolluyor sanki, insanlıktan çıkmış olması çok da umrunda değil, çoğunluğa ayak uydurma yarışında. Haklı ve güçlü olmanın en kolay yolunu bulmuş herkes gibi gözü kapalı ilerliyor.
     Şiddet İslam dininde haksızlığa uğramamış veya kendisine zarar verilmemiş insan için bir çözüm yolu değildir. Pek çok ayette peygamberimize güzel öğütler vermesi, dinlemeyenler için de üzülmemesi gerektiği anlatılmıştır. Diğer ayetlerde de peygamberimizde bizim için örnekler olduğunu okuyoruz. Yani bizler de düşüncelerimizi bildiklerimizi başkalarına zorla kabul ettiren kişiler olmamalıyız. Öğüt verenler ve güzel öğütleri alanlar olmalıyız, bizi dinlemeyenleri de bu kişi eşimiz veya çocuğumuz olsa dahi zorlamamalı, gerektiğinde seçimlerinde özgür bırakmalıyız. Bu hem ailemizdeki hem toplumsal alandaki huzurun inşası için gereklidir. İslam hoşgörü dini derken bundan bahsediyoruz aslında, herkes iradesini kullanarak hareket etmeli. Şiddetse özgür iradeyi ve aklı paramparça eden bir korku unsuru olabilir gücünü bu şekilde kullanmak isteyenlerin elinde. Başkalarına zarar veren bir insana da zarar vermek onu yaptığı işin kötülüğünü anlayarak doğru yola iletebilmesi açısından doğru olabilir. Ama bunun da bir ölçüsü vardır, Allah ölçülü davrananları sever unutmayalım. 
      Bizler toplumun her alanında kötü davranışlardan sakınmak zorundayız, bunun sonucunun nereye gideceğini bilemeyiz çünkü. Çokça şahit olduğum bir olay; devlet kurumlarında insanları azarlayarak keyfi bekleterek egosunu tatmin eden insanlar var, burda haksızlığa uğrayan vatandaşlar sizce öfkesini onlardan çıkarabilir mi? Memura hakaret bile mahkemelik olmaya yeter, haliyle çevresinden bir insan bu öfkenin hedefi olabilir. Aile içi şiddet sadece ailenin sorunu değildir derken bundan bahsediyorum. Toplum içindeki haksızlıkları ve adaletsizlikleri önlemeden şiddet olaylarına dur diyemeyiz. Aynı şekilde işini kaybetmemek için iş arkadaşının veya patronunun psikolojik şiddetine katlanmak zorunda olan insanların bunu eşine ve çocuğuna yansıtacağını biraz düşünün. Siz yalnızca bir insana zarar vermiyorsunuz o şiddetin form değiştirmiş halde masum insanlara yönelmesine vesile oluyorsunuz. Hareketlerimize davranışlarımıza içgüdülerimizle değil vicdanımızla yön verirsek gerek toplumda gerek aile içinde daha huzurlu ortamlar oluşacaktır. Herkesin üzerine düşen görevler var, erkekler öfke kontrolünü öğrenmek zorunda evet, masumlara kendisine güç yetiremeyecek olana el kaldırmamaları gerek evet. Ama bütün toplum artık kendisine güç yetiremeyecek olanı ezmekten vazgeçecek yoksa bu bir kısır döngü olur gelir sizi de bulur. Toplum olarak erkeklerin şiddete meyili çok ayrı bir konu, fakat aile içi şiddet erkeğin daha güçlü olmasının bir sonucu olarak görülemez. Güçlünün güçsüzü ezdiği bir dünya, bir toplum algısını içselleştirmekle bağlantılıdır. Güçlünün güçsüze yardım ettiği elinden tuttuğu bir toplum inşa edemezsek, yok olur gideriz yakında. Allah barışa ve huzura yönelik işler yapanların yardımcısıdır unutmayalım, bozgunculuk yapanlar sayıca çoğunlukta olabilir ama Allah kimin yanındaysa kazanan o olacaktır. Hayırlı günler dilerim.

Yaşam ve Ölüm

Doğumu mucizevi bir olay kabul ediyoruz fakat ölüm neden hep kötü şeyler hatırlatır bizlere? Başka bir boyuta geçeceğimize inanan herkes iç...