21 Nisan 2019 Pazar

Nerde benim çocukluğum?

     Çocukluk ne bitmez bir hikaye; ne acılar, ne mutluluklar gizli insanın çocukluk yıllarında. Yaş aldıkça insan, her bir hatıra daha da değerli gözünde. Kelimelerle ifade edemediklerimiz, burnumuzun direğini sızlatmakta, gözümüzden damla damla akmakta. Bu sabah kağıt ve kalemlerimi görünce geçmişe gittim, ne çok değerliydi yeni bir kalem,yeni bir defter. Herhalde şükretmenin en yalın haliydi çocukluğumuz. 

     Farkettiniz mi? Küçük şeylerle mutlu olan çocuk ruhumuzu kaybettiğimiz gün bize olgunlaştın sen dediler.Ben 7 yaşında daha olgundum oysa; en azından paylaşmanın adının kimilerine göre enayilik olduğunu bilmiyordum, haliyle daha da mutluydum.Çok şeye sahip değildim ama yeni bir kalem için bile şükrederdim kalpten. Anda yaşamayı daha iyi beceriyordum, gözyaşlarımı silip umutla bakabiliyordum dünyaya, tabi ki bunda rahmetli annemin payı büyük. İnsanlarda kusur ve sevilmeyecek özellikler aramıyordum; herkes insandı işte sen, ben gibi. Büyüdükçe daha çok kin, haset ve açgözlülükle tanıştım; bazen zalim bazen kurban oldum kendi hikayemde. Sonunda 7 yaşındaki halimle mutlu olduğuma karar verdim, daha öncesini zaten pek hatırlamıyorum.

     Zamanda yolculuk yapabilseydik hepimiz çocukluğumuzun bir bayram sabahına ışınlanırdık herhalde. Ramazan'a haftalar kalmışken, bahsetmesek olmazdı zaten. Aklıma bayram gününü iple çekmemize sebep olan renkli cam şekerler geliyor Ramazan denince, eve kimse gelmese de kardeşimle ceplerimize doldurur stok yapardık :) Malum senede bir gelen bir bayram. ''Nerde o eski Ramazanlar'' derken aslında ''Nerde benim çocukluğum?'' diyor insan ben onu anladım. 2 hafta kalmış canım Ramazan'a. Müslüman aleminin çok huzurlu bir Ramazan ve ardından musmutlu bir bayram geçirmesini dilerim. 

     Belki ailemizden eksilenler oldu Ramazan'a girerken, belki de yeni katılanlar; belki geçen Ramazana göre daha sağlıklıyız, belki de daha hasta; belki daha zenginiz belki de daha fakir... Ne olursa olsun bizi buluşturan iyiliğe ve güzelliğe olan inancımız daim olsun, paylaştıkça artacağına olan inancımızı yitirmediğimiz bir Ramazan olsun. Komşu hakkını, yetimin yoksulun, darda kalmışın hakkını unutmadığımız bir Ramazan olsun. Şimdiden Ramazan-ı şerifleriniz hayrolsun :)

19 Temmuz 2018 Perşembe

Yalnızlık

Hayatta beni en çok üzen doğru bildiğim kararlarımda veya doğruyu söylediğimde arkamda kimsenin durmayışı oldu herhalde. İnsanlara bakın böyle daha iyi olabilir dediğimde, hep biz biliyoruz, sen kendi işine bak dendi. Veya ben bunu yapacağım dediğimde yapamazsın dediler, destek olamayız dediler. Bunlar beni neden yıkmış neden üzmüş şuan daha iyi anlıyorum. Tabi insanın kendine uzaktan bakması da şart bunları görebilmek için, yoksa çok da uzaklarda değil hep başkalarını suçlayan öfkeli hallerim.

Biz hayata içerden gelen bir kudretle, bize bahşedilen bir ruhla başlıyoruz ve bu hayattan göçtüğümüzde de bizimle beraber varolduğunu sandığımız herşeyi bırakıp ruhumuzla yolculuğumuza devam ediyoruz. Peki bu hayatı yaşarken ne kadar farkındayız? Kendimizi unutup başkalarının fikirlerine bakış açılarına odaklandığımız her an, kendi fikirlerimizi küçümsediğimiz, hayallerimizi yok saydığımız her an kendimizden birşeyler eksiltiyoruz. Selam, biz de burdayız, burdaydık diyebilmek için gelmedik mi biz bu dünyaya, bir imza da biz atalım arkamızda iyi işler bırakalım ve hakiki ebedi yurda dönelim. Lise sıralarında hani üst sınıflardan kalan sıraların üzerinde kazınmış isimler vardır. Bundan ibaret değil mi sanki hayat. Geriye ismimiz ve yaptığımız işler kalacaksa, başkalarının ne dediğinden çok bizim bu dünyada ne için varolduğumuzu bulmak gerekmez mi? 

Kimseyi dinlemeyin değil demek istediğim, aksine herkesi dinleyin ama kalbinizi daha çok dinleyin, doğruyu ararken insanın vicdanının sesi daha ağır basmalı. Diğer sesleri susturamayız ama kalbimizi de bir köşede yalnız bırakmaya hakkımız yok. Kalbimizi kıranlara, bizi küçümseyenlere selam deyip yol alma vaktidir belki de elimizde kalanlarla. Elimizde kalan bazen sadece vicdanımız ve kalbimiz olabilir, maddi dünyaya ait şeyleri kaybetmiş veya hiç bulamamış da olabiliriz.

İnsanın vicdanı ve kalbiyle yol alması ne demek? Diğer insanları mutlu etmek için değil, sadece kendi nefsi için de değil, daha doğruya daha güzele ulaştıracak yollar araması, bulması belki de o yolu açması demek. Hiç yol yok ki demeyin, Rabbim öyle kapılar açar ki şaşırırsınız, insanın kendinden ümit kesmesi dünyadaki en korkunç şeylerden değil mi? Umut var, renk var, neşe var ama kimbilir hangi kapının ardında bilebilir miyiz? Zor günlerde daha çok tekrarlanması gereken bir ayet olsun dillerimizde: ''Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.'' (Secde,17) 

Size inanmayanlar, gülüp geçenler veya destek olamam diyenleri dinleyip kalbinize, kendinize haksızlık etmeyin, en doğruyu en güzeli biz arayıp bulmalıyız bazen, ve bunun için yalnız kalmayı da göze almak gerekebilir. Biz yalnız olduğumuzu sansak da aslında öyle değil , her zaman düştüğümüzde tutan, bizi doğru yola iletmek isteyen Rabbimiz var. Kimse bizi anlamıyor, dinlemiyor, desteklemiyor sanmayalım, belki yalnız çıkacağız bu yola, ama Rabbim güzel yoldaşlar verecek kimbilir? Cemalnur Sargut hocam insan en yakınlarıyla imtihan olacak ki tekamül edebilsin diyor ve haklı. Tekamül edebilmek için onlara kızıp durmak yerine, onları selamlayıp devam etmek gerekmez mi? Yoksa nasıl yürünecek o kadar yol, nasıl varılacak hedefe? Dilerim hayatınızda güzel kapılar açılsın, herşey gönlünüzce olsun. Güzel bir parça bırakalım, okurken aynı zamanda ruhunu dinlendirmek isteyenler için: 


11 Temmuz 2018 Çarşamba

Bir garip yolcuyum

Bize hayatın bir yolculuk olduğunu söylediler. Fakat bu yolculuğu belediye otobüsüyle mi yoksa lüks arabamızla mı; deniz yoluyla mı yoksa uçarak mı yapacağız kimse söylememiş. Zaten yolculuğa başlarken de böyle bir seçme hakkımız yok. Yolun başında ve sonunda aynı yerdeyiz orada hemfikiriz. Ama yol boyunca ne yapacağımızı nasıl bilebiliriz? Aslında Allah yarattığı kullarına zulmetmez, ve herkesin yolunu ona kolaylaştırır. Ama biz arabamızla denizden geçemeyeceğimizi, elimizdeki otobüs kartıyla uçağa binemeyeceğimizi anlamak zorundayız. Yani haddimizi yerimizi bilmek kavramak mecburiyetindeyiz.

Hayatı çok iyi biliyoruz, çok akıllıyız tamam, ama bize verilen adrese bile navigasyonla gidiyoruz arkadaşım biraz samimiyet lütfen. Navigasyon teknolojisi yokken de sora sora gitmiyor muyduk zaten? Neden böyle olduk? Adresi yanlış tarif ettiler diye mi insanlara, hayata küstük? Hayatımızı neden yol yordam bilmeden, rehber aramadan yaşayıp karmaşıklaştırıyoruz? ''Bir bilene sor'' sözü çok uzaklarda kaldı sanki, malum herkes çok biliyor..

Gençlik diyelim, cahil cesareti diyelim insanoğlu elbet yanlış yollara sapacak ama bu demek değil ki doğru yolu bulamayacak. Çıkmaz sokakta oturup ağlamak da bir seçim tabi ki ama ömür boyu burada ağlasan, kendini parçalasan da kimse görmeyecek. Diğer seçenekleri göreyim dersen, geri dönüp yeni bir yol arayışına girebilirsin zahmet olmazsa.

Gelelim vesait olayına, işte falancanın oğlu/kızı arazi aracı aldı, benim otobüs biletim bile yok, varsa da yetersiz bakiye, nasıl gideyim gitmem gereken yerlere, varmam gereken hedeflere? Başta ne dedik varacağımız yer aynı, sen yürüyerek başla işe Allah kolaylaştırır diyeyim. Hızlı gitmen gereken yerde zaten ihtiyacın olan araç sana verilir. Demek ki şuan yürüyerek gitmen gerekiyor, demek ki yürüyebildiğin için şükretmen gerek, şuan o aşamadasın.

Söz açılmışken anlatayım içimde kalmasın; öğrencilik yıllarımda 3 araç değiştiriyorum üniversiteye gitmek için, geç kalınca hocadan fırça yedim, hocanın özel aracı ve şoförü varmış bilmiyordum. Evimin nerde olduğunu sordu, çok da uzak değil dedi, özel araçla yarım saatlik mesafeyi 3 ayrı toplu taşıma aracında, dolana dolana 1 buçuk saatte falan gidiyorum tabi ben. Her araçta binemedim, inemedim kavgası derken uzuyor da uzuyor yollar. Şimdi bu hadiseye tekrar bakınca Einstein'ın görelilik teorisini de daha iyi anlıyorum; otobüsle gidenle özel aracıyla giden kişinin zaman kavramı da aynı olmuyor. Belki rahmetli de böyle keşfetti bilemiyorum. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir sorusuna da yanıt olsun bu hadise.

Bakış açıları farklı olsa da gerçeklik aynı aslında. Herşey bizim elimizde değil evet ama elimizdekileri iyi kullanmak bizim elimizde. Şükretmek bizim elimizde. Bu yazıyla olan yolculuğumuz da burada bitiyor, sizlere hayırlı yolculuklar, durakta inecek var! Yazının anlam ve önemini pekiştirmek için de bir şarkı bırakalım buraya:



24 Şubat 2018 Cumartesi

Hayatın yükü mü geçmişin yükü mü?

Her insan geçmişinden kolaylıkla kopamaz, onu geçmişe bağlayan görünmez bağlar ileriye gitmeye çalıştıkça çekiştirir de canını yakar. Hayatın yükünü taşıdığımızı düşünürken, belki de geçmişin yüklerini, acılarını taşıyoruz sırtımızda. Çözemediğimiz her sorunla kafamız karışıyor; ileriye bakamıyor, önümüzü göremiyoruz. Geçmişin sorunları bizi hasta ediyor, umudumuzu kırıyor, başka bir yol bulmamızı, kendimize bir yol çizmemizi engelliyor bazen. Acı da olsa o bağları koparmak zorunda mıyız? Yoksa o bağlar mı bize bu hayatta ne için varolduğumuzu hatırlatan?

Ben çocukluğumda annemle babam arasındaki kavgaların dahi neden olduğunu ve nasıl sonuçlandığını hatırlayamasam da nasıl hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Çok üzüldüğüm, ağlayarak uyuduğum geceler, unuttum sandığım anda tekrar canlanan sahneler... Küçük bir çocukken bile insan acıyı en derininde hissedebiliyor, sonrasında, ya onları bastırmak için iyi numarası yapıyoruz ve ciddi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyoruz, ya da başkalarına da bu mutsuzluğu, acıyı yansıtıyoruz. Ben birinci yolu seçmiş biri olarak, dışardan güleryüzlü neşeli başarılı bir insan olmayı başardım, tabi buna başarı denirse. Çok nadiren insanlara derdimi anlatabildim, kimse anlamayacak diye düşünerek içimde sakladım çoğunu. Küfür de yesem, dayak da yesem ertesi gün gülerek başlamaya çalıştım güne. Bu gücü nerden bulduğumu bilmiyordum ama benim için en kolay yol buydu sanki, çünkü çözemeyeceğim büyük bir sorundu bu, mücadele ettiğimde daha çok üzüldüğümü hissettim. 

Tabi o zamanlar aslında herkesin kendi içinde yaraları olduğunu farkedemiyordum, bize acı çektiren insanların da bir zamanlar acı çekmiş olabileceği de aklıma gelmiyordu. İnsanın kendi ailesinden uzaklaşması çok acı olmakla beraber benim için gerekliydi. Bugün hem içimi dökmek hem de benim gibi olan insanlara yalnız değilsiniz demek için yazmak istedim. Çocuğumu büyütürken eski travmalarıma geri dönüyorum, bu kadar zor olacağını düşünmemiştim fakat yaşadığım şeyleri ona yaşatmamak için çabalarken ne çok göz yaşı döktüğümü de ben biliyorum. Evde küfür hakaret duymaması için çabalıyorum, illa ki kavga sebebiyle değil kötü sözlerin çocuğun ruh dünyasını nasıl kararttığını ben yaşadım. Başka çocukların da aile içinde şiddete, küfre maruz kalmasını asla istemiyorum. Ne yazık ki bırakın şiddeti, annesi gözünün önünde öldürülen çocuklar var ülkemizde, evlerin içinde huzur yoksa nasıl huzurlu bir toplum oluşturabiliriz? 

Uzun yıllar sonra farkettiğim birşey oldu: maddi değerlere; makama, paraya, fiziksel görünüşe verdiğimiz öncelik bizim huzurumuzu kaçıran esas meseleydi. Manevi değerlerden, inançlarımızdan, paylaşmanın hoşgörünün değerinden çok insanların mesleğine, parasına, kıyafetine, saçına başına bakmaya başladığımız an yozlaşmaya, iç huzurumuzu kaybetmeye, çevremize de yalnızca huzursuzluk vermeye başlamışız. Hırslarımızın esiri olup da çevredeki güzellikleri görmeyi, şükrü unutunca derin bir mutsuzlukla dolup en yakınlarımızı dahi karanlık bir mutsuzluk çukuruna sürüklemişiz. 

İki hamileliğimde de yaşadığım bir olayı paylaşma gereği duyuyorum bu noktada, ikisinde de normal sınırlarda kilo alan bir gebeyim bu arada, ama daha çok da alabilirdim. İlkinde eşimin yaşlı bir akrabası ''şişko'' demeyi uygun gördü, ikincisinde ise yeni tanıştığımız bir komşum ''çok şişmişsin'' dedi. Hamilelik gibi güzel bir süreçte iki söz de ne kadar boş, anlamsız ve gereksiz değil mi? Allah size bir can lütfediyor onu bedeninizde taşıyorsunuz, haliyle karnınız da, bedeniniz de genişliyor. İnsanlar ne ara bu kadar şükürsüz, ne ara bu kadar kusur arar oldu ben bilmiyorum. Ama etrafında şükredecek binlerce sebebi varken ona buna küfreden, laf sokmak için kafa yoran insanlara o kadar üzülüyorum ki. Önceden kırılırdım şuan derin derin düşünüyorum, bu kadar şükürsüz bir hayatın içinde nasıl bir cehennemde yaşıyor bu insanlar? Evet içinde büyüdüğüm ailede maddi imkanlardan çok manevi değerlerin eksikliğini hissederek acı çektim, büyüyünce farkettim ki bu değerler insanın hayatını cennet veya cehenneme çevirebiliyor. Bize insanlığımızı hatırlatan en önemli değerimiz tabiki İslam dini. Müslüman olduğunu iddia edip de dinin emir ve yasaklarından haberi olmayanları kastetmiyorum. Kuran ışığında yaşayan her kişi aslında kendi hayatını da çevresindekileri de bir cennet bahçesine dönüştürmek üzere uğraş veren kişidir. Kimisi düşmanlık eder, nankörlük eder, kimisi bu uğraşa saygı duyar hatta yardım eder. Ama sonunda herkes yaptığının karşılığını alır.

Geçmişe olan yolculuğumda rahmetli senarist yazar Ayşe Şasa'nın hayatı beni çok etkiledi, tam da Kuran'a ve İslam'a daha derin bir bakışla yaklaşırken, hayatımı değiştirmek için çabalarken derin bir acı içindeyken. Dost gördüklerim uzaklaşırken, daha huzurlu ama yalnız bir hayata geçerken anılarını anlattığı kitapları, daha derin acılar çekmiş bir kişinin rehberliğini sundu bana. Çocukluğundaki cehennemi ancak İslam'la tanıştıktan sonra tanımlayabilen, neyin eksik olduğunu ancak o zaman çözebilen rahmetli Ayşe Şasa bana kendi çocukluğumu sorgulattı. Çözemediğim sorunları aydınlatıp, yeni bir sayfa açmak için bana güç verdi. Bir ruh macerası ve Delilik ülkesinden notlar kitaplarını, psikolojik sıkıntıları olan her insana önerebilirim. Hastalığımızın adının ve tedavisinin ne olduğundan çok kaynağının neresi olduğunu bulmak benim için daha mühim. Şuan çekilen ruhsal sıkıntıların sebebinde de insana insanlığını unutturan manevi değerleri, inancı yok sayan, sadece insanın nefsine hizmet eden şeyleri sıralayabilirim. Manevi değerlerden, İslam ahlakından yoksun bir aile veya toplum düzeni kurmaya çalışmak, bana göre kendimizi çocuklarımızı gelecek nesilleri cehenneme atmak demektir hem de henüz bu dünyadayken, varın gerisini siz düşünün.

8 Aralık 2017 Cuma

İnanırsan dünyayı değiştirebilirsin!

İnancın ne demek olduğunu, yaşamış büyük insanların, en başta peygamberlerin hayatlarına bakarak algılayabiliriz. İnsanların, ülkelerin hatta dünyanın değişimi inançla mümkündür. İnsana verilen düşünme gücü, diğer varlıklardan ayıran değil mi bizi? O zaman neden düşünmek yerine, ezberliyoruz, inanmak yerine vazgeçiyoruz? Neden gücümüzü kullanmıyoruz, hem kendi dünyamızı hem de çevremizi değiştirebilmek için? Belki de bu güce ulaşmamız için bizi engelleyen kendi olumsuz düşüncelerimiz veya başkalarının fikrini gereğinden fazla önemsememiz.


Birgün muhakkak iyilerin kazanacağına ben yürekten inanıyorum, ilahi adaletin her an tecelli etmekte olduğuna, masumların da yüzlerinin güleceğine derinden inanıyorum. Belki zaman bizlere unutturuyor, ama dertlerden sonra gelen neşenin kıymetini biliyor muyuz? İçtiğimiz suyun lezzeti susuz kaldığımız zamanla doğru orantılı değil midir? İhtiyacımız olanı bize istemeden sunduğunda anmayı unuttuğumuz Allah'ı tanımak için ona muhtaç kalmamız, onun bize kalbimizdekileri vereceğine iman etmemiz gerekmiyor mu? Sahip olduklarımızın gerçek sahibini ne kadar tanıyoruz? Ne kadar iman ediyoruz? Bize verilen iradeyle neleri seçip, neleri gözardı ediyoruz? Seçtiğimiz yolların sonuçlarına katlanmaya hazır mıyız? Bu seçimi canımız nasıl isterse öyle mi yapıyoruz, çevredekilerin onaylaması için mi yoksa sadece Allah rızası için mi yapıyoruz?

Bazen kendime iman eden bir kalpten daha değerli ne olabilir diye soruyorum, inancı umudu satın alabilecek, onun verdiği huzuru verebilecek birşey bulamıyorum. İnsanlara bunu hatırlatmak zorundayız. Umudunu, yaşama sevincini kaybetmiş insanlar kendilerine de çevrelerine de zarar veriyorlar. Belki karanlık tarafa geçiyorlar, nefsleriyle başbaşa kalarak. Oysa yalnız değiliz, bizi yaratan ihtiyaçlarımızı veren Allah her daim bizi görmekte, dualarımıza cevap vermekte. Fakat biz ne kadar samimi yöneliyoruz. Maddi sevgilerden ne kadar arınabiliyoruz, kalbimize Allah sevgisi girecekse, diğer sevgileri birbir çıkarmamız gerekmez mi? Herşeyi yaratanı seversek zaten yaratılanlar da sevimli gelir bu gözlere, gözü veren Rabbimi tanırsam, görebildiklerime de şükretmem gerekir. Bütün bu verilenlerin karşılıksız verildiğini hatırlarsak Rabbin cömertliğini görürüz, biz fakirden bir ekmek parasını sakınırken, yağmurlarla su veren, topraktan türlü türlü nimet çıkaran Rabbimizi anıyor muyuz? Allah ahlakıyla ahlaklanmak ne demek anlıyor muyuz?

İman eden kişi yalnız kalsa da Allah'ın onu unutmadığını bilir, fakir ve hasta düştüğünde, zulme uğradığında bu imtihanlarla Rabbine yaklaşacağını, onu daha iyi tanıyacağını bilir. Dünya nimetleri içinde zevk içinde yaşamak için gelmedik, düşünmek ve inanmak sonra Allah'a kul olmak için geldik. Bizi o yaratmış, isteseydi iman ederdik diyenler olacaktır elbet; Allah sana gerekli bütün donanımı vermişken, düşünmek, dünyaya düşünen gözlerle bakmak, sana gelen hakikati ilmi değerlendirmek de senin görevin. Neden diğer canlılarda olmayan düşünce, iman gücünün sana verildiğini sorgulamadan yaşama, Allah herşeyi uyum içinde yarattığına göre, sana bu aklı neden verdiğini de unutma. Verilen nimetler değerlendirilmek içindir, israf etme, böyle gelmiş böyle gider, ama herkes böyle yapıyor deme.

İnanan, inandığı şekilde yaşayan insan öncelikle kendini, çevresini, sonra da bütün dünyayı değiştirebilir. Allah'ın yarattığı düzeni yargılamak yerine algılamaya çalışan, iyi işler yapmayı hedefleyen herkes bir gün başarıya ulaşır. Bu başarı insanın imanının sonucudur, ve gayretinin, bütün olumsuzluklara rağmen kalkıp; ''Vardır bunda da bir hayır'' demesindedir. Biz Allah'a peygamberlere, kitaplara, meleklere, kadere iman etmek üzere, bu düzenle uyum içinde yaşamaya geldik; nankörlük eder kibrimizde boğulursak, düzeni bozmak için çabalarsak elbette bunun sonucunu yaşarız ve pişman oluruz. Bize verilen gücün farkına varalım, düşüncelerimizi Allah'ın yarattığı düzene uyumlu hale getirelim, verilen gücü kötüye değil iyiye kullanalım. Kuran insanın kullanma kılavuzudur bana göre, onsuz insan neyin doğru olduğunu nasıl bilebilir? Düşünebilir ama aklına gelen binlerce düşünceden hangisine itimat edeceğini bulamaz, yolunu şaşırır.

İnsanların birbirine sevgiyle bakması, karşılıksız yardım edebilmesi, kalp kırmaktan çekinmesi hep Allah'a imanının neticesidir. Bize ait olmayan bir dünyada bize ait olmayan savaşların, hırsların içinde kaybolmayalım. Bugün dilerim ki, iman eden her kalp çevresini güneş gibi aydınlatsın, ısıtsın. Tüm olumsuzluklara rağmen inancınız sarsılmasın, Allah sabredenlerle beraberdir. Hayırlı cumalar, selamlar...

25 Eylül 2017 Pazartesi

Öze ulaşma yolunda

Hepimiz zeytinyağının sağlığa faydalarını, lezzetini biliyoruz, peki zeytinlerin bu yolda çektikleri sıkıntıyı düşünüyor muyuz? Zeytinyağı malum, zeytinlerin ezilmesi ve sıkıştırılmasıyla elde ediliyor, bu esnada zeytinlere ne olduğuyla ilgileniyor muyuz? En faydalı en lezzetli kısmına özüne ulaşabilmek için ne eziyetler ediyoruz güzelim zeytinlere, bu reva mı şimdi?

Hayatımızda yaşadığımız acıları, kırgınlıkları, üzüntüleri anlata anlata bitiremiyoruz ya, bir de zeytin açısından bakalım istedim. Bu sıkıntıların, bu acıların bizlere neler öğrettiğini, bizi hangi noktalara, hangi bilince ulaştırdığını unutarak, sadece çektiğimiz sıkıntılara yakın çekim yapıyoruz ya, ondan bahsediyorum. Herkes dertli, herkes sıkıntıda tamam, peki öze ulaşanlardan bir söz, bir cümle ulaşmıyor mu bizlere, yoksa dertlerimizle meşgulken onları işitmiyor muyuz?

Zeytinyağı olmak üzere ezilen zeytinler herhalde kendi feryatlarına o kadar kapılmışlar, ezilmiş büzülmüş bedenlerine acıyarak bakmaktan yorulmuş olmalılar ki, biraz ilerde altın sarısında ışıldayan kendi hakikatlerini görmekten uzaklar. Bu hakikati görseler belki acılarını dindirecek bir neşe ve mutluluk kaplayacak onları. Acılar içinde kıvranırken hakikati aramanın vakti midir şimdi? Aslında tam da vaktidir, hayat bizi ezerken; üzüntüler, hayal kırıklıkları ile boğuşurken aslında özümüzü görmenin, fani olanı geride bırakmanın tam da vaktidir.



Kimi zeytinler zeytinyağı olmak üzere seçildiler, kaderlerine boyun eğerlerse, artık önceki hallerinden daha değerli birşeye dönüşecekler. Ya acılar içinde kıvranan insan da, daha değerli bir noktaya taşınıyorsa ilahi düzende? Özüne ulaşmak için bir yola çıkarıldıysa bilerek veya bilmeyerek, yolculuktaki sıkıntılara mı varacağı güzel noktaya mı odaklanmalı insan? Çekilen acının, insanı bir noktaya ulaştırma, hakikatine özüne yaklaştırma gibi bir görevi varsa? O zaman insan derdini de sevebilir, derman da kendisi olur bu yolda. Diğer zeytinlere de altın renkli yağı gösterip, hakikatlerine yolculuk ettiklerini hatırlatabilir. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

Çocukluk hayalleri

Çocukluğumda kurduğum hayallerle yaşıyorum bir süredir. Zamandan, mekandan, insanlardan çok kendi hayallerime dönmenin mutluluğu ve yalnızlığı içindeyim. Kendin olmanın bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Hiç kendim olmayı denemediğim için olabilir mi? Çocukluğumda uslu olmak, sessiz durmak herkesin beğenisini kazanmam için yetiyordu. Yaşımdan olgun bir insandım her zaman, o karakter meselesi ama düşündüklerimi çoğu zaman gizlemek zorunda kalmak, saçma şeyler yapmamak bir çocuk için çok zordu. Çocuk hayatı keşfetmeye gelmişti işte, süs bebeği gibi bir köşede durmak ve takdir toplamak için değil ki. 
Ben kendi çocuğuma nasıl davranıyorum peki? Sınırlarımı koruyamıyorum, benim çok fazla ve gereksiz bulduğum sınırları ona koyamıyorum. Benim yaşadığım bunalımları yaşamasın istiyorum. Hayat biraz onun istediği gibi renkli ve neşeli bir dünya olsun. Büyüklerin karanlık sokaklarında çocukların gökkuşağı renkleriyle dansettiklerini düşünüyorum. Tahammül edemiyoruz değil mi bu kadar renge, ışıltıya; bu kadar saf mutluluğa, çocuklarımızı da biran önce hesaplı ve mutsuz hayatlarımıza adapte etmek zorundayız. Biran önce öğrenilmiş tepkiler kazandırmak zorundayız, doğal tepkilerini kabullenmemiz mümkün değil! Onlar bu dünyaya geldiklerine göre bizim kurallarımıza adapte olmalı ve gereksiz neşeden, sonsuz sevgi fikrinden hemen kurtulmalılar. Hayat sevmek, paylaşmak ve oyun oynamak için değil bunu öğretelim. Hayat her hareketini hesap edip, hayranlık ve alkış toplamak, sevmediğin işlerde çalışıp kariyer yapmak, para kazanmak değil mi bizlere göre? Hadi bunu öğretelim, gökkuşağı renkleri kaybolsun, karanlık silüetler olarak sokaklarda dansetmek yerine ayaklarını sürüyerek yürüsünler. Ne kadar çabuk öğretirsek o kadar iyi.

Küçücük bebekler için, ağladığında kucağınıza almayın, beraber uyumayın, bırakın yalnız kalmayı öğrensin diyor kimi uzmanlar. Tam da bunun için gelmişti bebek dünyaya değil mi? Birlik ve beraberliği, paylaşmayı değil yalnızlığı öğretelim, tek başınasın kimseye acıma, ağlayanı umursama fikirlerini baştan verelim. Böylece yalnızca hayatta kalmak için mücadele veren ama hayatın gerçek mutluluğunu hissedememiş, hayata dokunamamış insanlar yetiştirelim. Hesaplanmış hayatlar yaşamak ve yaşatmak değilse amacımız, neden özümüzden, içimizdeki sevgiden bu kadar uzağız? Neden fani hayatın geçici değerleri için kısacık ömrümüzü mutsuzluk içinde heba edelim ve mutlu olmadığımız anlarda da ''mış gibi'' görünmek adına fotoğraflara gülümseyelim.

İnsanın büyük bir samimiyetle gülebileceğini, büyük bir samimiyetle hüzünlenebileceğini bize çocukken unutturdular sanırım. Halinden memnun, azla yetinebilen mutlu insanlara duyulan büyük nefretle; ağlayan, sıkıntıda olan insana karşı duyulan büyük ilgisizlik beni rahatsız ediyor. Vicdanı olan çocuklar yetiştirmek yerine, kariyerli çocuk yetiştirme hevesindeki ailelere duyurmak isterdim sesimi. Çocuklar bizim projelerimiz değil ki, onlar rengarenk karakterleri, ışıl ışıl gülüşleri ve içten dökülen gözyaşlarıyla rehberlerimiz olabilir ancak. Çünkü gerçeğe, hakikate bizden daha yakın olmaları mümkün. Hakikatinden uzaklaşmış insanlar olarak, çocukluğumuza geri dönme vakti gelmiştir belki bizim için de. Ancak o saf sevgiyi, beklentisiz ve çıkarsız yaşamanın mümkün olduğunu hatırlarsak bizler de gökkuşağının bir rengi olabiliriz diğer renklerle ahenk içinde. Bize öğretilen sınırlar, belki de hakikatimizin hepsinden değerli olduğunu anladığımızda yıkılacak. İşte o anda masmavi bir deniz, altın sarısı bir kumsal ve neşeli çocuklarla bir düşün içine yolculuk başlayacak.